İSKİLİPLİ ATIF HOCA ‘İDAM KARARI’
2008
Sözü hiç evirip çevirmeden söylemeliyim ki, Türkiye’de tarih spekülatörleri var. Özellikle yakın tarihe ilişkin farklı görüşler bu çerçevede yaygara malzemesi yapılıyor. Bu da yakın tarihin analitik tahlilinin yapılmasını engelliyor. Dolayısıyla her şey bir korku kuşağının içinde kalıyor.
Buna rağmen bu ayki yazımı, vaktiyle şapka yüzünden asılan İskilipli Atıf Hoca konusuna tahsis edeceğim. Çünkü 4 Şubat Atıf Hoca’nın idam yıldönümüydü. Bu konu önemlidir, zira yakın tarihe ilişkin korku kuşağının en koyu tonunda kaybolmuş konulardan biridir. Bugüne kadar da sadece spekülatif amaçların malzemesi olarak kullanılmıştır.
“Milletimiz için lâyık kıyafet”
Bilindiği gibi, Atatürk 24 Ağustos 1925 tarihinde Kastamonu’ya elinde Panama şapkasıyla gitmiş, Kastamonululara hitaben yaptığı konuşmada, “…Uygar ve milletlerarası kıyafet, bizim için, çok cevherli milletimiz için lâyık bir kıyafettir” demişti. “Onu giyeceğiz. Ayakta iskarpin veya fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık, ceket ve tabiatıyla bunları tamamlamak üzere başta siper-i şemsli serpuş. Bu serpuşun adına şapka denir. Redingot gibi, bonjur gibi, smokin gibi, frak gibi, işte şapkamız!.. İsterseniz bildireyim ki, bu kadar yüksek ve önemli bir sonuca varmak için, gerekirse bazı kurbanlar da verelim…” (K. Z. Gençosman, Atatürk Ansiklopedisi, İstanbul 1981, X, 67)
Anlaşılacağı gibi, bu iş, “kurban” vermeyi göze aldıracak kadar önemliydi. İskilipli Atıf Hoca da maalesef “kurbanlar”dan biri olacaktı.
Sıradan olsa kimse ilişmezdi
İskilip’in Tophane Köyü’nde dünyaya geldiği için “İskilipli” unvanını kullanan Mehmed Atıf Hoca, tanıtılmak istendiği gibi sıradan bir “molla” değil, İstanbul gibi bir ilim merkezinde medrese eğitimini tamamladıktan sonra, Daru’l-fünununa (üniversite) girip İlahiyat Fakültesi’nden 1905’de mezun olmuş ve Kabataş Lisesi Arapça muallimliği yapmış, ayrıca da çeşitli dergi ve gazetelere yazılar yazıp kitaplar telif etmiş bir aydındı. Zaten “sıradan” olsaydı, olabilseydi kimse ona ilişmeyecek, ömrünü sehpada yitirmeyecek, başı yastıkta bitirecekti.
Fakat “önder” kimliği hiç peşini bırakmadı.
Önce, Meşihat–ı İslamiye Dairesi’nde çalışan dersiamların (asistan) mağduriyetini gidermek için yaptığı çalışmalar üzerine devrin Şeyhülislam’ı tarafından Bodrum’a sürüldü. Orada müthiş bir kıskaca alındı. Bu kıskacı kırmak için, Kırımlı İbrahim Tali Efendi’nin pasaportu ile gizlice Kırım’a gitti. Ve ancak Meşrutiyet’in ilanından bir hafta evvel İstanbul’a döndü.
Ülkesinde hizmet etmeyi seçti
1910’da onun medreselerin genel müfettişliğine getirildiğini görüyoruz. Aynı zamanda “Sebilürreşad”, “Beyan-ül Hak” ve “Mahfel” gibi dergilerde yazılar yazdı. İlmi kifayeti ve fazileti sayesinde İstanbul’da, hatta İslâm dünyasında parmakla gösterilmeye başlandı. O kadar ki, Kosova, Plevne, Üsküp ve Kırım’dan gelen heyetler, onu memleketlerine götürmek için çabaladılar. Ülkesinde baskı gördüğünü bildikleri için bir bakıma kurtarmaya çalıştılar ama Atıf Hoca ülkesinde kalıp inançlarına hizmet etmeyi seçti.
Rivayete göre Japon büyükelçisi Baron Uşida kendisini ziyaret ettiğinde Atıf Hoca’ya şöyle demiş: “Sizin gibi birkaç hoca daha olsaydı, İslamiyet bütün Doğuyu, bu arada Japonya’yı da fethederdi.”
31 Mart Olayı’nda (13 Nisan 1909) bir hafta kadar tutuklu kaldı. Suçsuz olduğu anlaşılınca serbest bırakıldı. Ama bu kez de, Mahmud Şevket Paşa’nın öldürülmesi olayına adı karıştırıldı. Sinop’a sürüldü. Çorum, Boğazlıyan ve Sungurlu’da yaklaşık 1,5 yıl sürgün hayatı yaşadıktan sonra, “bir yanlışlık” olduğu söylenerek serbest bırakıldı.
Sinop sürgünü esnasında onu tanıyan emekli imam Cevdet Soydanses, Atıf Hoca’yı “Efendi, sessiz, ağzı çok iyi lâf yapan ve eli kalem tutan biri” olarak anlatıyor.
Hoca 1919 yılında Dar-ül Hilafet-i Âliye (Yüksek Hilafet Merkezi) Medresesi İbtida-i Dahil Umum Müdürlüğü ve Medreset-ül Kudat’ta (Hakimler Okulu) Hikmet-i Teşriiyye (kanun yapma hikmetleri) Dersi Müderrisliği’ne getirildi.
1919’da Profesörler Derneği kurdular
Atıf Hoca kitaplara gömülmüş, kendi uzletinde varlık arayan bilginlerden değildi. Kendi zamanında meydana gelen tüm olaylara teşhis koyan, analiz yapan, olaylar hakkında konuşup yazan bir din bilgininin, geliri Donanma Cemiyeti’ne ait olmak üzere, “Nazar-ı Şeriatta Kuvve-i Berriye ve Bahriyenin Ehemmiyeti Ve Vücubu” yani, “Şeriata göre Deniz ve Kara Kuvvetlerinin Önemi ve Gerekliliği” üzerine eser yazdığını düşünebiliyor musunuz.
O işte böyle bir âlimdi. Hiçbir iktidar, eğer yönetemiyorsa, böyle âlimlerden hoşlanmaz. Nitekim iktidarlar Atif Hoca’dan hiç hoşlanmıyordu. Bu yüzden de başı dertten kurtulmuyordu.
Onun gibi başı dertten kurtulmayan birkaç kişi daha vardı: Bediüzzaman Molla Said Efendi (Said Nursi), Mustafa Sabri Efendi ve Ermenekli Saffet Efendi… Read the rest of this entry »



